Futbol endüstrisi affetmez

-
Aa
+
a
a
a

Sürü işi futbolcunun rol aldığı, futbolcuların söylenlerine dayanan bir iş filminden gayrısı olmayan Escape to Victory'yi es geçin bir kalem. Huston'un filmi, Zoltan Fabri'nin 1962'de çektiği Cehennemde İki Devre'nin silik bir kopyasıdır sadece. Çünkü Fabri'nin yorumunda, Nazizmi yüceltmeyi reddedip maçı kazanmak için oynayan oyunculara kaçış şansı verilmez: Katledilirler.

 

Fabri'nin yorumu gerçeğe yakındır. Eduardo Galeano 1942'de Alman takımına yenilmeyi reddettikleri için kurşuna dizilen Dinamo Kiev takımını anımsatarak, filmin gerçekliğini pekiştiren imalarda bulunur. Başat ideolojinin dayattığı sınırlarda futbol oynamayıp kendi bildiğini okuyan futbolculardır kurşuna dizilenler.

 

Ecel köprüsünden aşırmanın epeyi yöntemi var elbette!

 

Liverpool takımının bayrak oyuncularındandı Fowler: Takımın golcüsü, İngiliz ulusal takımının müzmin yedeği, taraftarın en sevdiği futbolculardan biri. Nasıl sevilmesin, takımı lehine verilen haksız penaltıyı dışarı atacak denli dürüsttü. Ne olduysa, bir gün formasının içine giydiği tişörte liman işçilerinin grevini destekleyen sloganlar yazınca oldu.

 

 Robbie Fowler iki yıl önce gol kralıydı

Attığı gol sonrası tribünün önüne koşup formasını çıkardı ve sloganları taraftarına gösterdi. Çoğunluğu liman işçisi olan Liverpool taraftarı kendinden geçti doğal olarak. Fowler çılgınca alkışlandı fakat yaptığı hatanın ayırdına çok geçmeden varacaktı.

 

FIFA'nın forma içine giyilen tişörtlerde resim, yazı, işaret bulunmasını yasaklaması o günlere denk düşer. Nedir, formanın tasarımcısı şirketin adı ve logosu bu yasaktan azadedir! 

 

Fowler'a ne mi oldu? Görünüşte birkaç maç oynamama cezasıyla kurtulmuş gibiydi. Ne yazık ki, çok geçmeden yedek kulübesini ısıtmaya başladı, ulusal takımdan dışlandı, sonra hâlinden şikayet ettiği gerekçesiyle Leeds'e sürgün edildi, oradan da Manchester City'ye postalandı.

Şimdilere isteksiz bedenini futbol alanlarında gezdirip işe yaramazlığının suratına haykırılmasını bekliyor.

Çomak sokana yaşam hakkı, yok

Parreira'nın ön libero tanımını yeniden yazışının canlı modeliydi Kemalettin Şentürk. Sinirli, karşıt takım oyuncularıyla, hakemlerle, medyayla, kimi zaman kendi kendisiyle kavgalı bir futbolcu. Sınırlı yeteneğine rağmen çalışkanlığı, pes etmeyen yapısıyla ulusal takıma kadar yükselebilmiş bir futbolcu, idi. 1995 seçimlerinde İşçi Partisi'ne oy vereceğini açıkça beyan etmek, giderek partinin tanıtım çalışmalarına katılmak gibi bir hata yaptı. O da hatasının ayırdına varmakta gecikmeyecekti: Önce Fenerbahçe'den sürgün, değil 1. Lig'de 2. Lig'de bile sığınacak bir kulüp bulamama, futbolu bıraktırmaya zorlayan daraltılmış bir çember.

Bu öykülerin en acıklısına gelelim şimdi. Ankara PTT'den Galatasaray'a geldiğinde 5 kez ulusal takımda oynamış 22 yaşında bir gençti Metin Kurt. Ulusal takımda oynama sayısını kısa sürede yirmili rakamlara taşımıştı ki, o da hata yaptı: Futbolcuların işçi sayılıp sayılamayacaklarını, kulüplere karşı haklarını savunmak için sendika kurup kuramayacaklarını sorgulamak, hatta bunu yapmaya yeltenmek gibi bir hata. Sonuç: Sorgusuz sualsiz sürgün. Metin Kurt sürgün edildiği Kayseri'de, henüz 24 yaşında iken futbolu bırakmak zorunda kaldı.

 

Bu örnekleri çoğaltmak, daha dramatik olanları bulmak mümkün. Nedir, niyetim futbolcu güzellemesi yapmak değil. Çünkü bu üç örnek de, Fabri'nin anlattığı takım misali, verili ideolojik düzenin dışında durdukları için katledilenlerden - kadife eldivenle vurulmuş yumruklar kullanarak!

 

Pascal Nouma üzerine yazarken söylediklerim yine geçerli: Endüstriyel futbolun üretim düzeneğine çomak sokana yaşam hakkı yok. Bu sıkıdüzenin, örneklerimiz gibi verili ideolojik düzenin solunda kalanlarla sınırlı olduğunu sanmak safdillik olur. Endüstriyel futbol öylesine büyük bir pazar yaratmıştır ki, sadece sol görüşlü futbolcuları dışlamakla yetinemez, en küçük karşıduruşu bile cezalandırır.

 

Norveç ulusal takımının ardında Nike vardı sponsor şirket olarak. Norveç'in tüm oyuncularının forma, şort, tozluk, don-gömlek vs. gereksinimlerin karşılayan Nike bununla yetinmiyor, açık-gizli malî yardım da yapıyordu Norveç federasyonuna. Yaptığı tanıtımın yetersiz olduğuna karar vermiş olacak ki, oyuncuların ayakkabılarının da Nike olmasını talep etti şirket. Federasyon bunu kabul etti, kendi ayakkabılarını giymekte ısrar eden üç oyuncunun ulusal takımla ilişkisi kesildi - hem de takımın epeyi zayıflaması göze alınarak.

Bu olayın, verdiğim ilk örneklerle en ufak benzerliği yok. Nike ayakkabı giymeyi reddeden Norveçli oyuncuların derdi, özgürlüklerinin kısıtlanması değildi. Hayır, onlar bireysel olarak anlaşmalı oldukları diğer şirketlerin ayakkabılarını giymenin savaşını veriyorlardı.

 

2002 Dünya Kupası'nın açılış maçını anımsayalım: Fransa - Senegal ulusal takımları karşılaşıyor. Acaba? Bir Fransız şirketince giydirilen, tümü Fransa liginde istihdam edilen Senegalli bir takım ile bir Alman şirketince giydirilen az sayıdaki Fransız oyuncudan kurulu bir diğer takım karşılaşıyor futbol alanında. Fransa takımının önemli futbolcularından Viera da su katılmamış Senegalli.

 

Ulusal takımların saflığı gibi faşist laflar edecek değilim. Fakat uluslararası şirketlerin güdümünde üretilen, sonuçları pek çok kez önceden belirlenen, düzmece heyecanlar üreten maçları izlemekten sıkıldım kendi adıma. Zidane'ın büyüdüğü yoksul semti ziyaret edip yaptığı aynî yardımların iyilikseverlik olmayışı gibi, izlediğimiz şey de futbol değil galiba. Oyun olmaktan çoktan uzaklaşan bu mefhum spor da değil, artık uluslararası şirketler ve göğüs reklamlarının kapitalist vuruşmalarını izliyoruz futbol alanında.

 

Sözde eşitlik vaat eden futbol evreninde sadece uluslararası şirketlerin zenginlikte ve onlara hizmet eden futbolcuların kölelikte eşitliği var bugün. Alt sınıflardan devşirilen futbolcuların tek amacı sınıf atlamak olduğu, biz izleyiciler de oyun izlemeyip galibiyet talep ettiğimiz sürece, bu mevhumu dayatacaklar bize.